Aziz Mahmud Hüdayi

aziz mahmud hüdayi turkey
AZİZ MAHMUD HÜDAYİ TÜRBESİ

Aziz Mahmud Hüdâyi’nin türbesi, vefatından 1925’e kadar Celvetiyye mensuplarınca bayram arefelerinde, âsitâne şeyhinin riyasetinde debdebeli bir şekilde ziyaret edilmiş, ayrıca İstanbul’daki velî türbeleri içinde en çok rağbet görenlerden birisi olma vasfını da gönümüze kadar sürdürmüş­tür. Cami-tevhidhâne ile aynı inşaî ve tezyini özellikleri paylaşan türbe, ku­zeyden güneye doğru sıralanan camekânlı bir giriş bölümü, türbedarların nöbet tuttuktan piramit biçiminde bir külahla örtülü oda ve esas harimden î oluşmaktadır. Harım kapısı üzerinde Aziz Mahmûd Hüdâyi’nin vefat tarihini (1038/1628) veren talik hatlı Arapça mensur bir kitabe vardır. Dikdörtgen planlı harimin ortasında daire kesitli dört mermer sütuna oturan ve içeri­den Celvetî tacının tepeliği gibi on üç dilime taksim edilmiş olan bir ahşap kubbe yükselmektedir. Pirin yaldızlı demir şebekelerle kuşatılmış olan ahşap sandukası bu kubbenin altındadır. Çevresinde çocuklarına ve bir torununa ait on sanduka sıralanmaktadır. Duvarların üst kesiminde hattat Mahmud Celâleddin’in kaleminden çıkmış, Mülk sûresini ihtiva eden sülüs bir yazı kuşağı dolaşmakladır.

Türbede Aziz Mahmûd Hüdâyî ile beraber oğulları Evliya Mehmet Muhtar Efendi (v.h. 1004), Mustafa Ebrar Efendi (v.h.1004), Ali Murteza Efendi (v.h. 1010), Abdülvahid Efendi (v.h. 1020), Ahmed Sıddîk Efendi (v.h. 1034). Kız­ları Ayşe Hanım (v.h.1009), Fatma Zehra Hanım (v.h. 1034), Zeynep Hanım (v.h. 1052), Fatma Zehra Hanım (v.h. 1086), Torunu Fatma Zehra Hanım (v.h. 1052) medfundur.

Türbe kapısının üzerinde yer alan ta’lik hatlı kitabede

 

Bu meşhed, mecma-ı ervâh u ecsâd-ı Hüdâyî’dir
Edeble gir azîzim türbe-i pâk-i Hüdây’î’dir
Dilâ tahsîl idem dersen eğer zevk-i İlâhîden
Nasîbin alur elbet giren Bâb-ı Hüdâyî’den

[Bu görülen, Hüdâyi (ailesinin) ruhlarının ve bedenlerinin toplandığı yerdir.
Edeple gir azizim; (burası) Hüdâyî’nin tertemiz türbesidir.
Ey gönlüm! Eğer İlâhî zevkten biraz kazanayım dersen,
(Bil ki) Hüdâyî’nin kapısından giren mutlaka nasibini alır.]

 

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ

Asıl adı Mahmûd’dur. “Hüdâyî” ismi ve “Azîz” sıfatı kendi­sine sonradan verildi. Hicrî 948’de (1541) Şereflikoçhisar’da doğdu. Çocukluğunu geçirdiği Eskişehir-Sivrihisar’da ilk tah­siline başladı. Daha sonra İstanbul’a giderek Küçük Ayasofya Medresesi’ne girdi. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin muîdi (yardımcısı) oldu. Bu yıllarda bir yandan da Halvetiyye tarikatine mensup Küçü­kayasofya Camii Şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi’nin sohbetlerine devam etti. Hocası Nâzırzâde, Edirne Selimiye Medresesi’ne müderris, Mısır ve Şam’a kadı tayin edildiği yıllarda Mahmud’u da yanına aldı. 1573’te Mısır’dan dönü­şünde hocası ile Bursa’ya yerleşti. Üç yıl sonra hocası vefat edince bu olayın kendisinde bıraktığı derin tesir ve rivayete göre yaşamış olduğu bir hadise sebebiyle resmî görevlerinden ayrılarak Muhyiddin Üftâde hazretlerine intisap etti. Üç sene gibi kısa bir süre içinde mânevi eğitimini tamamladı. Şeyh Üftâde kendisini memleketi Sivrihisar’a halife tayin etti. Bura­da sadece altı ay kaldı. Hocasını ziyaret etmek için Bursa’ya döndü. Fakat bu arada Şeyhi vefat edince Rumeli’ye geçti.

Balkanlar ve Rumeli’de bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a geldi. Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi’nin delâletiyle tayin edildiği Küçükayasofya Camii Tekkesi’nde sekiz yıl şeyhlik makamında bulundu. Bir yandan da Fâtih Camii’nde vaizlik yaptı, tefsir ve hadis okuttu. Daha sonra Üsküdar’da Hüdâyî Dergâhı’nın bulunduğu yeri 1589 yılında satın aldı. 1595 ta­rihinde dergâhın inşaatı tamamlandı. Sultan Ahmed Camii’nin açılışında (1616) ilk hutbeyi Aziz Mahmûd Hüdâyî okudu ve her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabul etti.

Aziz Mahmûd Hüdâyî, IV. Murad’a saltanat kılıcını kuşattı. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne katıldı. Zaman zaman padi­şahların davetlisi olarak saraya gitti ve onlarla sohbetlerde bu­lundu. Evliya Çelebi, “yedi padişahın Hüdâyî’nin elini öptüğü­nü, 170.000 müride irâdet [el] verdiğini” belirtir. Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin dergâhı her zümreden insanlarla dolup taştı. Devlet ricalinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilâver Paşa, İlmi­yeden Hoca Sâdeddin Efendi, Sun’ullah Efendi, Şeyhülislâm Hocazâde Es’ad Efendi, Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi, Sarı Abdullah Efendi, Nev’îzâde Atâî, meşhur sûfî Oğlanlar (Olanlar) Şeyhi İbrahim Efendi ve benzerleri onun dergâhının müntesip veya müdavimleri arasındaydı. Vefat ettiğinde altmışa yakın halifesi bulunduğu rivayet edilen Aziz Mahmud Hüdâyî, hali­feleri ve yazdığı otuz kadar eseriyle Anadolu ve Balkanlardaki dinî-tasavvufî hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş ve bu şe­kilde şöhreti günümüze kadar ulaşmıştır. Tekkesi, İstanbul’un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi olarak hizmet görmüş, bu dergâhtan pek çok ilim ve fikir adamı, şeyh ve mûsikişinas yetişmiştir.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olma kızı Mihrimah Sultan’dan torunu Ayşe Sultan (v. 1598) ile de ev­lendiği rivayet edilen Aziz Mahmûd Hüdâyî, Safer 1038’de (Ekim 1628) vefat etti. Altısı kız olmak üzere on bir çocuğu oldu ve nesli, kızları Ümmügülsüm (v. 1641), Zeyneb (v. 1642) ve Fatma Zehra (v. 1675) vasıtasıyla devam etti.

Gönüller Sultanı Aziz Mahmud Hüdâyî
Celvetiyye tarikatının kurucusu, mutasavvıf, şair. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde, Orta Asya (Türkistan) kökenli olup alperen adını verdiğimiz der­vişlerin çok önemli bir yeri vardır. Nitekim Ahmed Yesevi’nin dervişleri, kezâ Ahî ve Babaî dervişleri Malazgirt Meydan Savaşı’ndan sonra açılan Anadolu kapılarından içeri gire­rek Anadolu’nun hem Türk yurdu haline gelmesine hem de İslâm’ın ışığıyla gönülleri aydınlatıp fethederek bu toprakların İslamlaşmasına büyük katkı sağlamışlardır. Ahmed Yesevî’nin halifeleri ve dervişleri, Vefâî-Babaî yoluna mensup sûfîler, Hacı Bektaş-ı Velî ve daha sonra Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Velî gibi Anadolu topraklarında İslâm’ın meşalesini taşıyan gönül sultanlarının en önde gelenlerinden biri Azîz Mahmud Hüdâyî’dir.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden ve Sâdât’tan (Hz. Hüseyin neslinden) olan Hüdâyî’nin dilden dile nakledilen menkıbe ve kerametleri onun halkın gönlünde taht kurması­nı sağlamış, ziyaretçileri her devirde artarak devam etmiştir. Daha sağlığında hayatını tehlikede gören pek çok devlet ada­mının onun tekkesine sığınarak canını kurtardığı bilinmektedir. Vefatından sonra ise bıraktığı çok zengin vakfiyesi sayesinde tekkesi, imaret ve külliyesi halkın sığınak ve barınağı olmuş­tur. Özellikle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında, “Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fa­kirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça (ahirete) gitmesinler şeklindeki duası, türbesinin İstanbul’da, Eyüp Sultan Türbesi’nden sonra ziyaretçisi en çok olan türbeler arasında yer almasını sağlamıştır. 1266 (M. 1850) yangınında yanan Hüdâyî Külliyesi’nin devrin padişahı Abdülmecid tara­fından yeniden inşa ettirilmesi, bu sevgi bağının saray çevre­sinde devam ettiğini gösterir.

ÜFTÂDE HAZRETLERİNE İNTİSABI
Aziz Mahmud Hüdâyî, Bursa’da kadı olduğu sırada bir gün kar­şısına, o güne kadar hiç rastlamadığı bir dava geldi. İki gözü iki çeşme bir kadıncağız mahkemeye müracaat ederek kocasından şikâyette bulundu ve Kadı Mahmûd’a şunları söyledi:

“Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder; fakat fakirlik yüzünden bir türlü gidemez. Bu sene de ‘Hacca gidece­ğim’ diye tutturdu; ‘Eğer bu sene hacca gidemezsem seni bo­şayacağım’ dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldi­ğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu, Kadı Efendi! Ben bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum.”

Kadı Mahmûd Efendi (Hüdâyî), yapılan şikâyetin tahkîki için bu hanımın kocasını çağırttı ve ona eşinin söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam, “Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hac­ca gidip geldim. Hatta o mübarek beldelerde Bursalı bazı hacılarla bile görüştüm ve kendilerine bazı hediyeler emanet ettim.” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi şaşırdı; “-Bu nasıl olur efendi!?” diye sor­du. Adamcağız anlatmaya başladı:

“Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyin­ce, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. Mehmed Dede elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda baktım ki Kâbe’deydim!..”

Böyle bir hâdiseye ilk defa şâhit olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifadelerini kabul et­medi. Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve maneviyat ikliminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf fakat mânidar bir cevapla haykırdı:

“Kadı efendi! Allah Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bîr anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allah dostu has bir kul niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?”

Kadı Mahmûd Efendi bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Hacılar döndüğünde ise yaptığı tahkikat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrendi; büyük bir şaşkınlık yaşadı; adamın eşinin açtığı davayı reddetti. Fakat yüreğine muammalı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhâmla derhal Eskici Mehmed Dede’ye koştu. Hakikat ve esrar deryasına dalabilmek için ona intisap etmek istedi. Ancak Eskici Dede, “Kadı Efendi! Nasibiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Muhammed Üftâde hazretlerindendir” dedi.

Bu defa Kadı Mahmûd, aynı niyet ve sâikle Üftâde hazretlerinin dergâhına yöneldi. Fakat hikmet-i ilâhî olarak dergâha yaklaştığında atının ayaklan kayalara saplandı; atından indi ve yürüyerek dergâha vardı. Pîrin önünde el bağlayıp onun talebesi olmak istedi.

Meşhûr Bursa kadısı Mahmûd Efendi’yi şa’şaalı kaftanlar içinde gören Hazret-i Pîr, gelişen ahvâlden mânen haberdardı. Ancak Kadı Efendi’nin niyet ve samimiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:

“Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makam debdebesi içinde bir hayatınız var. Bu kapı ise, yoksulluk kapısıdır. Zaten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?” dedi ve dergâhın kapısına doğru yürüdü.

Bir yandan şeyhin mânevî câzibesi, diğer yandan gördüğü açık kerâmetler karşısında hayret vâdîlerinde dolaşan Kadı Mahmûd Efendi, hakikati idrak etmişti. Karan kesindi. Zira nefs engelini aşıp vâsıl ilallâh olabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olması zaruri idi. Hemen şeyhin arkasından koşup boyun büktü ve

“-Efendim! İradesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Adeta dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu bîçâreyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!” dedi.

Bunun üzerine tebessüm eden Üftâde hazretleri, talebelik için kadılık ve müderrisliği bırakması, elindeki bütün mal ve mülkü fakirlere dağıtması ve nefsini terbiye edebilmek için sıkı bir riyâzete girmesi gibi üç büyük şart koştu. Kadı Mahmûd Efendi bu şartlan büyük bir sevinçle kabul ederek şeyhin mürîdleri arasına katıldı.

AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ VE İLİM
Hüdâyî hazretlerinin İlmî hüviyeti sayesinde ulemâdan da birçok mürîdi vardı. Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi, oğlu Şeyhülislâm Es’ad Efendi gibi zâtlar, onun irşad halkasına kaplanlardandı. Kendisi de tasavvuf, tefsir, fıkıh gibi muhtelif ilmî alanlarda otuza yakın eser vermiştir. Kadılık ve müderris­lik vazîfelerini bırakmışsa da, bu bir nevi vazife değişikliğiydi. Yoksa dîn-i mübîn yolunda ilmi bir kenara bırakarak sadece irfana meyletmemek doğru değildi. Zira ilimsiz irfan da irfansız ilim de ziyândır. Bunun için tasavvufa girdikten sonra, “İlâhî çün halâs ettin müderrislik kazâsından, visâlinle lütfedip kur­tar bizi varlık azâbından” demekle birlikte, bizzat şeyhinin emri muvâcehesinde vâizlik vazifesine devam etmiştir.

Ayrıca kendisinden önceki büyük sûfîler gibi tefsir ve hadis derslerini de sürdürmüştür. Çünkü o ilimleri değil, nefsini terk ve terbiye etmişti.

Hüdâyî hazretlerinin tefsir ve hadis derslerine iştirak edip icâzet alan bir hayli talebesi vardır. Halîfelerinden Saçlı İbra­him Efendi ve Filibeli İsmail Efendi de bunlardandır. Bu konuda İsmail Hakkı Bursevî hazretleri şöyle der:

“Velîler arasında kalem ehli olanlar, peygamberler arasında “rasül” olanlar gibidir. Hazret-i Hüdâyî de, yazmış olduğu eser­leriyle bu rütbeyi hâiz olarak şeyhi Üftâde hazretlerine bir ayna vazifesi görmüştür.”

Your ads will be inserted here by

Easy Plugin for AdSense.

Please go to the plugin admin page to
Paste your ad code OR
Suppress this ad slot.

AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ VE SULTAN III. MURAD

Aziz Mahmud Hüdâyî, halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir halkası meydana getirdi. Devrin padişahlarıyla yakınlık ve dostluk kurdu. III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi pâdişâhlara mektuplar yazdı, öğütler verdi.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin İstanbul’a geldiği yıllarda Osmanlı tahtında III. Murad Han bulunmaktaydı. Bu pâdişâh, başlangıçta gerek Devlet-i Âliyye’nin geniş sınırlarına ve ihtişâmına, gerekse yaşının gençliğine ve zindeliğine aldanarak aşırı bir güven ve rahatlık içinde hareket ediyordu. Bu sebeple yönetimde bazı noksanlıklar da hâliyle yaşanıyordu. İşte bunu fark eden Hüdâyî Hazretleri, hiç kimsenin cür’et dahî edemeyeceği bir vazîfeyi, yâni sultanı irşâd vazifesini zarûreten üstlendi. III. Murad Han’a onu uyarıcı ve aydınlatıcı mektuplar yazdı.

Bu mektupların, mâhiyetlerine göre, gerektiğinde yumuşak, gerektiğinde sert bir üslûbu hâiz olması, Hazret-i Hüdâyî’nin bu irşâd vazifesinde ne kadar salâhiyet, tasarruf, nüfûz ve tesire sahip olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zîrâ celâdeti sebebiyle Sultan III. Murad’a bu ikâzların, yüksek seviyede bir mânevî tasarrufu bulunmayanlar tarafından yapılması mümkün değildi. Muhtelif zamanlara ait mektuplardan bazı bölümler şöyledir:

“Sultanım! Şerîat gemisine binip takvâ yelkenlerini aça­rak hakikat denizinde Hakk’a muhabbet rüzgârıyla itidal ve istikamet üzre yol al! Zahirin ve bâtının şartlarını, yâni şerîat ahkâmı ile tarikat ve hakikat esaslarını tam olarak yerine getir! Adâlet dedikleri, işte budur!”

“Seâdetli Pâdişâhım! Sizin saltanatınız zamanında olan kuvvet, kudret ve şevket hiçbir zaman olmamıştır… Ancak biliniz ki, Allâh ve Resûlünün biricik arzusu, zulmün kaldırılıp adâletin ikâmesidir; bid’atlerin atılıp sünnetlerin icrâsıdır.”

“Sultanım! Allâh’ın kulları sizden şefkat ve merhamet bekler. Eğer halka şefkat ve merhametle muâmelede bu­lunmazsanız ihânet etmiş olursunuz! Bu durumda onlar, kırık gönüllerle nefret içerisinde sizden yüz çevirirler. Yapageldikleri hayır duâyı da keserler…”

AZİZMAHMUD HÜDAYİ VE SULTAN IV. MURAD

Sultan II. Genç Osman’ın şehâdeti üzerine tahta geçen IV. Murad Han, henüz on dört yaşında idi. Eyüp’te yapılan kılıç kuşanma merasimine devrin en muteber şeyhi sıfatıyla Aziz Mahmud Hüdâyî çağırıldı. Hazret-i Pîr hayır dua ile yeni sulta­na kılıç kuşandırdı.

IV. Murad Han, tahta geçtiğinde çok küçük yaşlarda oldu­ğundan ipler vâlidesinin ve bazı devlet ricâlinin elindeydi. Za­man zaman bu durumdan bunalan IV. Murad, tebdîl-i kıyafetle Hüdâyî Hazretlerimin dergâhına giderek gönlünü zindeleştirir, ileriki günlere hazırlanırdı. Bu ziyaretleri samimi bir dervişin edep ölçüleri içinde gerçekleştiren IV. Murad, bir gün yanına lalasını da almıştı. Dergâhın kapısına varıp tokmağı hafifçe çaldıklarında içeriden bir dervişin:

-Kimdir?” suâline lala, alışkın olduğu üzere derhal:

-Yedi iklîm pâdişâhı es-Sultân ibnü’s-Sultân Murad Han-ı Râbi’ efendimiz teşrif eylediler. Hemen Şeyh Hazretlerine bildirile!.. deyiverdi. Derviş:

-Bu kapı saltanat kapısı değil!” cevabını vererek kapıyı aç­madı. Lalasının hâline tebessüm eden IV. Murad Han:

-Lala! Bu kapı kulluk ve gönül kapısıdır.” dedi ve tokmağı tekrar tıklattı. İçerden gelen aynı suâle büyük bir edeple:

-Şeyh hazretlerine Murad kulunuz geldi deyiniz!” ifadesiy­le mukâbele etti. Bunun üzerine kapı açıldı ve içeri alındılar. O sıralar hayli yaşlanmış bulunan Hüdâyî Hazretleri, her türlü liyâkatle kemâle erebilmesi için IV. Murad Han’a müstesnâ bir alâka göstermekteydi.

İşte bu alâka ve muhtelif irşâdlarının bir bereketidir ki IV. Murad, gün geçtikçe madden ve mânen tecrübe kazanıp tekâmül etti; büyük işleri omuz­layabilecek bir kıvama geldi. Vakti gelince de yaptığı ciddi hamlelerle ordudaki ve ahâlî arasındaki disiplini sağlayarak yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş bulunan devleti büyük bir bâdireden kurtardı.

 ———————-

Aziz Mahmud Hüdâyî’nin asıl adı Mahmud’dur. «Aziz» saygı ve tâzim kastıyla devrinden itibaren verilen bir sıfattır. «Hüdâyî» ise muhtemelen şeyhi Üftâde tarafından verilmiş bir lâkap ve şiirlerinde kullandığı mahlastır. Babası Fazlullah bin Mahmud’un kim olduğu ve ne işle meşgul bulunduğuna dair bir bilgiye sahip değiliz. Hüdâyî’nin Cüneyd-i Bağdadî neslinden geldiği, hattâ «seyyid» olduğu rivayet edilir.

Hüdâyî, Ankara yakınlarındaki Koçhisar kasabasında 948 h. / 1541 m. yılında doğdu. Çocukluğu Eskişehir’e bağlı Sivrihisar kasabasında geçti. İlk tahsiline memleketi Sivrihisar’da başlayan Hüdâyî daha sonra İstanbul’a geldi. İstanbul’da Küçük Ayasofya Medresesi’ne girdi. Medrese tahsili sırasında hocalarından Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin dikkatini çekerek muîdi (asistanı) oldu. Devrin yoğun tasavvufî havasının etkisi ve gönlündeki derûnî mârifet tutkusu sebebiyle medrese tahsili sırasında bir yandan tasavvuf ricalinden Nureddinzâde Muslihuddin Efendi’nin sohbetlerine katıldı.

Hüdâyî, hocası Nâzır-zâde ile birlikte İstanbul’da muhtelif medreselerde bulunduktan sonra önce Edime Selimiye Medresesi’ne tayin edildi. Hocası ile birlikte Kahire ve Şam Kadılıklarında bulundu. En son Nâsırzâde, Bursa Mevleviyyetine (başkadılığına) tayin olunca, Hüdâyî de onunla birlikte Ferhadiye Medresesi’ne müderris, Cami-i Atik Mahkemesi’ne kadı naibi oldu.

Bursa’ya gelince de tasavvuf çevreleri ile temas kurarak o devirde Bursa’nın kutbu sayılan M. Muhyiddin Üftâde Hazretleri’nin sohbetlerine devam etmeye başladı.

Üftâde’ye intisabı sırasında şeyhi kendisinden üç şey istedi:
1. Elinde avucunda bulunan bütün malını fakirlere dağıtmak.
2. Müderrislik ve kadı nâibliği resmî görevlerinden ayrılmak.
3. Nefsini terbiye edebilmek için şeyhinin yanında sıkı bir riyâzat ve mücahedeye girmek.

Hüdâyî, şeyhinin bu tekliflerini kabul ederek elinde avucunda bulunanı fukaraya dağıttı. Müderrislik ve kadı nâibliğini bıraktı. Şeyhinin yarımda sıkı bir riyâzat ve mücahedeye başladı. Seyr u sülükü sırasında şeyhi tarafından çok sıkı imtihanlara tâbî tutulan Hazret-i Hüdâyî, üç yıl gibi kısa bir zamanda sülûkünü tamamladı. Otuz altı yaşında şeyhine intisap eden Hüdâyî, kırkından önce hilâfete nâil oldu ve memleketi Sivrihisar’a gönderildi.

Bir süre sonra şeyhinin hasretine dayanamayarak tekrar Bursa’ya geldi. Ancak Bursa’ya gelişi onun için sanki şeyhinin cenazesine gel­mek gibi oldu. Zira bu arada Üftâde Hazretleri vefat etti (988 h./158G m.). Şeyhinin vefatından sonra Bursa’da da sıkılmaya başlayan Hü­dâyî, oradan Balkanlar tarafına, Rumeli cihetine geçti.

Balkanlar’dan tekrar İstanbul’a, ilim ve irfan merkezi olan payitahta geldi. İstanbul’a bu gelişinde daha önce gençlik yıllarım geçirdiği Küçük Ayasofya semtine yerleşti.

İstanbul tarafında irşad hizmetiyle meşgul olduğu bir sırada Üsküdar tarafına geçmeye karar vererek oradan kendisine tekke ve cami yeri satın aldı ve bir dergâh inşasına başladı. Tekke inşaatıyla daha yakından ilgilenebilmek için evini Üsküdar’a, Rûmî Mehmed Paşa Camii civarına nakletti. Hicrî 1003 (1594 m.) yılında yani m. Murad’ın saltanatının sona erdiği günlerde tekkenin inşaatı tamamlandı. Ancak Hüdâyî, Üsküdar’dan dört yıl süre ile Fatih Camii’ndeki vaaz hizmetine devam etti. Fatih Camii’ndeki görevini bırakınca bir süre Üsküdar Mihrimah Sultan Camii vaizliğinde bulundu. III. Murad’ın yerine saltanata geçen oğlu III. Mehmed zamanında Hüdâyî genellikle Üsküdar ve civarındaki irşad hizmetine devam etti. Sultan III. Mehmed’in on yıla yaklaşan saltanatı süresince Hazret-i Hüdâyî, İstanbul çevresinden ve saltanat muhitinden uzak yaşadı. III. Mehmed’in yerine saltanat makamına geçen I. Ahmed, Hüdâyî’ye saygı duyan bir sultan olarak dikkat çekmektedir. Sultan Ahmed’den sonraki II. Osman döneminde de Hüdâyî’nin bazı hizmetleri olmuştur. IV. Murad döneminin ilk yıllarını bir pîr-i fânî olarak idrak eden Hüdâyî Hazretleri, ona Eyüp’te «devrin en mûteber şeyhi» sıfatıyla saltanat kılıcını kuşatmıştır.

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri arkasında yüz binlerce muhib ve müntesib ile pek çok eser (yedisi Türkçe otuz kadar eseri vardır) ve vakıf bırakarak 3 Safer 1038 h. (2 Ekim 1628 m.) Salı günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Kabri, külliyesi içinde inşa edilen türbesindedir. Camiini de kendisi yaptırmıştır. Ancak 1850 yılında çıkan bir yangında külliye tamamen yarımca Sultan Abdülmecid Han tarafından yeniden yaptırılmıştır.

Çamlıca-Bulgurlu civarında zaman zaman inzivâya çekilerek yoğun bir şekilde ibadetle meşgul olduğu çilehanesi bulunmaktadır. Bir gün Sultan Ahmed, Hüdâyî Hazretleri’ne Abdulkadir Geylânî’nin müntesiblerinden pek çok günahkâra şefaatçi olacağım hatırlatarak; «Acaba sizlerin bizlere bir vaad ve müjdeniz yok mu­dur?» diye sorar. Bunun üzerine Hazret-i Hüdâyî ellerini açarak: “Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bize men­sup olanlar denizdeboğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görme­sinler. İmanlarını kurtarmadıkça gitmesinler, öleceklerini bilsinler ve haber versinler.” diye dua eder.

Hüdâyî Hazretleri’nin eserlerdin ve onunla ilgili yapılmış çalışma­ların bir kısmına Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı’nın internet sitesinden (www.hudayivakfi.org) ulaşabilirsiniz.

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *